NÖBET DEĞİŞİMİ
07/07/2017
Semerkand Vakfı’ndan Milli İradeye Destek
15/07/2017

15 Temmuz şehitlerinin kahramanlıkları kitap oldu


Semerkand Yayınları, 15 Temmuz Şehitlerinin hayatlarını kitaplaştırarak unutulmaz bir eser imza attı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, Mübarek El-Hüseyni, Semerkand Şirketler Grubu Genel Müdürü Yakup Alarçin ve Semerkand Vakfı Genel Başkan Yardımcısı Dr. Mustafa Bahadıroğlu’nun görüşlerinin de yer aldığı kitap Semerkand Yayınlarından çıktı.

15 Temmuz Diriliş Destanı isminin verildiği kitapta, meşakkatli bir çalışma sonucu toplanan 15 Temmuz şehitlerinin hikayeleri birinci ağızdan anlatılıyor.

Şehit aileleri ile görüşülerek hazırlanan 15 Temmuz Diriliş Destanı adlı kitaba Semerkand Yayınları’nın yanı sıra tüm Semerkand temsilciliklerinden ulaşmak mümkün.

Kitaptan öne çıkan bazı bölümler;

GÜLSU NAİBOĞLU

ŞEHİD MURAT NAİBOĞLU’NUN EŞİ

Gülsu Hanım, öncelikle başınız sağolsun.

Eşiniz ne işle meşguldü?

Eşim uluslararası ticaret mezunuydu. İlk önce baba mesleğini yapmak istedi; gemi işletmeciliği yaptı. Daha sonra inşaat sektörü üzerinde gayrimenkul alım satım işine girdi.

Olay gecesi neredeydiniz?

Biz yazlıktaydık. Eşim cuma günü hem İstanbul’da olurum hem de işlerimi hallederim diyerek 14 Temmuz’da İstanbul’a geldi. Biz Acıbadem’de oturuyoruz.

Darbe girişimini nasıl haber aldınız?

Cuma günü akşam olaylar başladığında televizyondan takip ediyordum. Önce bir anlam veremedim. Eşimle yazışmaya başladık. Neler olduğunu sordum. O da telaş yapmamamı, sakin olmam gerektiğini ve olayların FETÖ tarafından organize edildiğini ve bunların halkı sindirmek maksadıyla yapıldığını söyledi.

Eşiniz dışarı çıkmaya ne zaman karar verdi?

Cumhurbaşkanımızın sokağa çıkın çağrısından sonra, ne yapacaksın çıkacak mısın diye sordum. Aslında tahmin ediyordum çıkacağını. Arkadaşları o gece bize geleceklerdi. Onlar gelmeden eşim dışarı çıktı.

Dışarı çıktığında nereye gitmişti?

Türk Telekom’a yakın oturduğumuz için ilk olarak buraya çıkmışlar. Aslında niyetleri Kısıklı’ya gitmekmiş. Eşim de, tanklar yolu kapattığı için, acaba ne oluyor, diye sormak üzere askerlerin yanına gidiyor.

Türk Telekom’un önünde mi şehid oluyor?

Türk Telekom’un önünde şehit olmuş. Eşim ve onunla birlikte bir grup Türk Telekom’un önünde bulunan tankın yanına gidiyorlar. Askere ne oluyor, niye burudasınız diye soruyor eşim. Asker hiçbir cevap vermeden ateş ediyor. Eşimi vuruyor. Eşim asker değil, polis değil, hiçbir görevi yok, sadece sivil bir insan. Kendini koruyacak elinde hiçbir şey yok. Durum böyle olunca insana daha da ağır geliyor. Eşim deli dolu, yürekli, vatanı, milleti, namusu için yaşayan biriydi. Allah Teâlâ’dan başka kimseden korkmazdı. Elinde G3 olan askerin karşısında, kendi elinde bir tank varmış gibi durduğundan eminim. Eşim karşısında duran Türk askerinin kendisine silah doğrultacağını düşünmemiştir. Korkutmak için doğrultsa bile tetiğe basacağını aklından bile geçirmemiştir. Millet olarak bile inanamazdık tetiğe basacaklarına. İnsan bu durumu kaldıramıyor. Senin askerin sana sıkıyor. Terörist olsa veyahut içmiş, sarhoş, kendinde olmayan biri yapsa bir nebze de olsa kaldırabilirsin. Ancak canını emanet ettiğin asker sıkıyor. Yıllarca beyinleri yıkanmış kişiler sıkıyor.

Haber size nasıl ulaştı?

Gece saat 02.00 gibiydi, oğlum küçük olduğundan artık yatırayım diyerek onu yatağına götürdüm. Oğlumla beraber ben de uyuyakalmışım. Sabaha karşı eşimin abisini arıyorlar. Abisi beni aradı. “Acil gelmen lazım, Murat vuruldu” dedi. O an benim elim ayağım boşaldı. İstanbul’a gelene kadar yaşıyor olarak biliyorduk. Vurulduktan sonra getirildiği Numune Hastahanesi’ne gelene kadar üç saat geçti. Sürekli bana yaşadığını, ameliyatta olduğunu filan söylüyorlardı. Hastahaneye gelince şehid olduğunu öğrendik. Orada bile yoktu. Cenazesini Adlî Tıp’a götürmüşlerdi.

Eşinizle hiç şehidlik hakkında konuşur muydunuz?

Şehidlik makamı onun en arzu ettiği şeydi. O gece bir arkadaşı ona, “Bizi bu veballerden ancak şehidlik kurtarır diyordun ya çok istediğin duan kabul oldu” diye mesaj atmış. Şehidliği arzu ediyordu. Göğüs göğse çarpışarak şehid olmayı istiyordu. Ancak öyle bir fırsat bile olmadı.

Eşinizi kaybettikten sonra herhangi bir psikolojik destek aldınız mı?

Herhangi bir psikolog desteği almadım. Gerçek dostlarımı yanımda buldum. Farklı dostluklar edindim. Kişinin mucize aramasına gerek yok. Her şey bir mucize. Desteğini hiç esirgemeyen çok arkadaşım oldu. Onların vesilesiyle, mesleğimin vesilesiyle, öğrencilerimin vesilesiyle ayakta durdum. Durmaya devam ediyorum. Morgda eşime dik duracağım diye söz verdim. Sözümde durmaya çaba sarfediyorum.

15 Temmuz’dan sonra hayatınızda neler değişti?

15 Temmuz benim için bambaşka bir hayatın başlangıcı oldu desem yeridir. İnancım hariç, her şeye bakış açım değişti.

Süreçle ilgili söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Ülkenin, insanların bir şeylerin bilincine varmaları gerekiyordu. O gece dışarı çıkanlar o bilinçte olanlardı. Ancak hâlâ bilinçlenemeyenler var. Yaşananları farklı yere çekmek isteyenler, oyun olduğunu düşünenler var. Allah onların basiretlerini açsın, gerçeği görmelerini sağlasın.

Onlar şehid oldu. Biz o makama erişebilir miyiz bilemem ama Allah Teâlâ bizleri onların şefaatine nail eylesin.

15 TEMMUZ İSTİKLAL MÜCADELESİ

Dr. Mustafa Bahadıroğlu

Semerkand Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı

Üç kıtada at oynatan, bin yıl dünyaya nizam veren, medeniyetler kuran milletimiz, tarihi boyunca birçok badireler atlattı. Moğol istilalarında, Haçlı seferlerinde, Çanakkale’de, Anadolu’da dünyanın süper güçlerine karşı defalarca istiklal ve istikbal mücadelesi verdi. Son altmış yılda sürekli teröre, kalkışmalara, ekonomik krizlere, askerî ve siyasî darbelere maruz kaldı. Şüphesiz her bir darbe İslâmî yaşayışımızdan, zihniyet dünyamızdan, kültür ve medeniyetimizden büyükçe parçalar koparıp götürdüyse de Türkiye’deki sahih İslâm düşüncesini bütünüyle yok edemedi, durduramadı.

Fakat hain FETÖ’nün darbe teşebbüsü böyle değildi. Öncekilerden çok daha farklı, kapsamlı ve güçlüydü. Bin yıllık Türk İslâm medeniyetiyle hesaplaşmaya, bu medeniyete omuz verenleri yok etmeye, çağ açıp çağ kapatan bir milleti köleleştirmeye geliyordu. O yüzden kahraman milletin inançlı ve yiğit evlatları 15 Temmuz’da bir kez daha istiklal mücadelesi vermek üzere tarih sahnesine çıkacaktı.

Varlığımız Hedef Tahtasında

Ölüm vuruşunun Türkiye’yi hedef alması tesadüfî bir hadise değildi. Tasavvufî geleneğiyle bin yıl âleme nizam vermiş bir medeniyetin temel dinamikleri olan tarikat ve cemaatler, başlarından geçen onca maceraya rağmen halen bu ülkede mevcudiyetini sürdürmekteydi. Sanatta, mimaride, düşünce ve estetikte tarihî-kültürel birikimiyle yeniden ayağa kalkabilir ve kendilerini var eden maneviyata geri dönebilirlerdi. Oysa kültürel alanda üreten değil, Batı’dan aldığı her şeyi tüketen, düşünmeyen, sorgulamayan iddiasız, kimliksiz bir kuşak oluşturmak için çok gayret sarfedilmişti. Ne yazık ki bunda büyük ölçüde başarılı da olunmuştu. Diğer bütün kaleler çökertilmiş, dünyanın Batı’ya açılan son kalesi olarak bir Türkiye kalmıştı. Burası halledildikten sonra Türk ve İslâm âleminin diriliş ümidini tamamen karartmak son derece kolaydı.

Daha fazla beklemenin âlemi yoktu. Zira her geçen gün işler kötüye gitmekte, Türkiye İslâmî bir geleceğe doğru yürümekteydi. Onca emekten sonra Ehl-i sünnet akîdesinin tekrar güçlenmesine fırsat verilmeyecek, maneviyat adına ne varsa kurutulacaktı. Sünnî akîdeyi ayakta tutan ana omurga ortadan kaldırılacak, alnı secdeye değen milyonlarca insan katledilecekti.

15 Temmuz gecesi genç-ihtiyar, kadın-çocuk binlerce insana ölümüne ateş eden bir zihniyet ipleri eline geçirince müslümanlara hiç acır mıydı? Masum insanları hapse attıran, yığınla fâili meçhul cinayetin ardında parmak izi bulunan, iş adamlarını şantaj ve tazyikle haraca bağlayan, soruları çalan, devletin bütün imkânlarıyla ülkenin canına okuyan bu örgüt değil miydi? Cemaat ve tarikat mensuplarını oraya buraya süren, çektikleri filmlerle büyük zatlara, kanaat önderlerine iftiradan, tezyif ve tahkirden çekinmeyen bu güruhu hangi değer ölçüsü durdurabilirdi?

F. Gülen, sahih İslâm düşüncesini ortadan kaldırmaya ve İslâm âlemini hıristiyanlaş-tırmaya yönelik düşüncelerinin ipuçlarını aslında yıllar öncesinden vermeye başlamıştı ama ihaneti gören müslümanın sayısı ne yazık ki çok azdı. Hıristiyan ve Mûsevîler’in ileri gelen din adamlarıyla sürekli görüşmesi, gayri müslim iş adamlarından ve bir kısım karanlık mahfillerden büyük destek görmesi zaten yeterince fikir vermekteydi. 14 Haziran 1998’de ilâhiyatçılar ile gazetecileri topladığı “İslâm ve Laiklik” adlı sempozyuma gönderdiği mesajda İslâm dininin, “iman, marifet, ibadet, muhabbet ve zevk-i ruhanî çizgisinde” kalması gerektiğine, “vicdanî bir duyuş ve zevk edişin” ötesinde bir anlayışın “millî birliğe zarar verici” olduğuna işaret ediyordu. F. Gülen bu ifadeleriyle vahye dayalı, hayatın her alanını kuşatan İslâm’ı tehlikeli bulduğunu ima etmekteydi. Papaya yazdığı mektubunda ise, “Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak” istediğini belirterek gerçekte neye hizmet ettiğini açıkça ortaya koyuyordu. Bununla birlikte kendisini gizlemekte son derece mahirdi. Ağlayarak vaaz ediyor, kâh oturup kâh kalkıyor, güya kendinden geçip Kur’ân-ı Kerîm’i fırlatıyor, halkı galeyana getiriyordu. İlk zamanlar görünüşte tam bir Ehl-i sünnet müdafii idi. Ağzından ateşler saçarak kadının saçının bir telini dahi nâmahreme göstermesinin haram olduğunu haykırıyordu.

Dinde Reformun İlk Adımları

Etrafına yeterince adam toplamış ve erişilmesi gereken gücün zirvesine ulaşmıştı. Bu güruhun içinde boy göstermek pirim yaptığı için etkili ve yetkili yığınla menfaatperest birbiriyle yarışıyor, aralarına girip makam-mansıp sahibi oluyordu. Bunlar bir taraftan kendileri nemalanırken diğer taraftan da örgütün gücüne güç katıyordu. Tanınmış duayen ilâhiyatçı hocalar bile dinler arası diyalog fikrine fetvalarla destek veriyordu. Artık İslâmî duruş ve söylemleri değiştirmenin zamanı gelmişti. Her ne kadar geçmişte söylediği sözler elini ayağını bağlasa da akıl ve şeriatı bir tarafa koyup kendisine gözü kapalı bağlanan herkes ne dese kabul etmeye hazırdı. Arkasındaki herkes onun dünyaya gerçek İslâm’ı getireceğine o kadar inanmıştı ki bu uğurda din-iman dahil her şeyi feda etmeye razıydı. Kâinat imamı (!) mehdî olarak zuhur edecek ve yeniden yorumladığı İslâm’ı dünyaya hâkim kılacaktı. O bu zamanın hem mehdîsi hem de müctehidiydi.

Tâbilerinin bu sorgusuz sualsiz teslimiyeti, onları ileride ekilecek olan milyonlarca nifak tohumunu şimdiden kabule hazır hale getiriyordu. Önceki konuşmalarının aksine tesettüre önce füruat, sonra teferruat dediyse hocanın mutlaka bir bildiği olmalıydı. Devlete sızma adına içki içmeye, kumar oynamaya, zina etmeye, namazı, orucu, tesettürü terketmeye verilen fetvalar zaruretten kaynaklanan bir ictihaddı. Hem adanmış insan sadece dünyasını değil ahiretini de terkedecek kadar fedakâr olmalıydı. Ayrıca dinden hiç taviz vermeden hıristiyan ve yahudilerle diyalog gerçekleştirilemezdi. Sonuçta bu iş dindarlar arası diyalog değil dinler arası diyalogdu. Mesela tevhid akîdesinden (hâşâ), “Hz. Muhammed Allah’ın resûlüdür” ibaresi çıkarılsa ne olurdu yani. Allah birdir diyen hıristiyan ve yahudi de cennetlik olmalıydı. Diyalog toplantılarında okunan ezanlardan bu kısmının çıkarılması ve içkili toplantılarda okunan Kur’an âyetlerinde buna dikkat edilmesi boşuna değildi.

Güya sahih İslâm akîdesiyle başlayan macera daha şimdiden nerelere gitmişti? Sömürgecilerin Hint alt kıtasında başlattığı hadis inkârcılığını bunlar, Fahr-i Kâinat Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem efendimizi tamamen devreden çıkararak zirveye taşıyor, Hz. Muhammed’siz [sallallahu aleyhi vesellem] bir İslâm’ın temelini atıyorlardı. Böylece tevhidin iki ana unsurundan birini hallettikten sonra sıra ikinciye gelecekti. Allah korusun eğer 15 Temmuz’da başarılı olsalardı daha binlerce hezeyan kusarak bütün dünyada yüce İslâm dinini tanınmaz hale getirecek ve bu arada yavaş yavaş Hıristiyanlığı yayacaklardı. Zihniyet sömürgeleştirildikten sonra maddi kaynakların sömürülmesi son derece basitti. Bütün mesele Türk devletinin anahtarını uşaklık ettikleri emperyal güçlere teslim edinceye kadardı.

Gaflet ve İhanet

FETÖ’nün zirvesi ve onları piyasaya sürenler bu planları yaparken alt kademe örgüt mensupları halen Allah’ın [celle celâluhû] dinine hizmet ettiklerini sanmaktalar. Yakıcı gerçekle yüzleşmemek adına İslâm düşmanı sömürgeci güçlerin bloklar halinde niçin örgütün arkasında durduğunu, terör örgütlerinin niçin kendilerini bu kadar destekleyip iş birliği yaptığını, kimlerle aynı safta bulunduklarını sorgulamaya dahi cesaret edemiyorlar. İslâm’a en büyük darbeyi bizzat kendi elleriyle vurduklarını görmek, hatta düşünmek bile istemiyorlar.

Diğer İslâm ülkelerinin durumu da bundan çok farklı değil. Sömürgeci emperyalist güçler son yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparılan geniş coğrafya üzerinde her daim kendilerine muhtaç ve güçsüz devletler kurarak buraları idare ettiler. Bu sömürünün de birinci derecede sorumlusu yine gaflet ve ihanet içindeki müslümanlardı. Şayet herhangi bir İslâm ülkesinde sıkıntı yaşanmıyorsa orada işler sömürgecilerin istediği şekilde yürüyor demekti. Ne zaman bir diriliş, kendi ruh kökleri üzerinde bir doğruluş, İslâm’a doğru bir yöneliş, tarihî ve kültürel değerlere dönüş hissedilse derhal harekete geçilir, çok önceden hazırlanmış planlar devreye sokularak o ülkeye gereken ders verilirdi.

Ne yazık ki İslâm âlemi sömürgecilerden ziyade onların hile ve tuzaklarına düşen ve sonunda nifak çukuruna yuvarlanan müslüman görünümlü gafillerden çok çekmiştir. Aldatılan milyonlarca müslüman, önce inançlarını kaybetmiş, sonra da darbelerin, savaşların, terörün ve sömürünün en kullanışlı aleti haline gelmiştir. İslâm dünyasında ortaya çıkan yüzlerce bâtıl ve sapık itikadın bu kadar revaç bulmasının temelinde gafil, menfaatperest müslümanlar vardır. Sömürgecilerin dışarıdan yapamadıklarını onlar içeriden yapmışlardır.

Günümüz Türkiye’sine sokulan iki ana akım şimdiden müslümanları ortadan ikiye bölmeye namzet görünmektedir. Bu akımları oluşturmak için Batılı sömürgeci güçler iki yüzyılı aşkın gayret sarfetmişlerdir. 18. yüzyılın sonlarından itibaren misyoner ve müsteşriklerin hummalı çalışmaları sonucunda Arap topraklarında Hâricî-tekfirci zihniyet geliştirilerek Vehhâbîlik akımını, Hindistan alt kıtasında ise sünneti toptan inkâr eden ehl-i Kur’ân akımını oluşturdular. Her iki siyasî-dinî akım da kendilerinin haricindeki müslümanları müşrik saymakta ve tasavvufu reddetmektedir. Kendilerine ehl-i Kur’ân adını veren akım, başta cennet-cehennem, melekler, şefaat, mucize olmak üzere iman esaslarını tevil ederek inkâr etmekte, namazı günde üç vakte indirmektedir. Bu ve üretilen diğer akımların mensupları İslâm âleminin her yerinde, özellikle de ilâhiyat fakültelerinde yazdıkları kitap, makale ve yaptıkları konuşmalarla Ehl-i sünnet akîdesini çökertmeye çalışmaktadır. Şu an tepkilerden çekindikleri için her şeyi tam olarak ifade edemeseler de müsait zemin buldukça bunların ekecekleri çok nifak tohumu vardır. Söz konusu iki ana akımın üçüncüsü olan FETÖ’ye ise dünyanın her tarafında açtıkları okullar vasıtasıyla yarım kalan işi tamamlama görevi verilmiştir.

Unuttukları Üç Şey

Her şey inceden inceye düşünülmüş, yarım asırlık uğraş sonucunda zihnen devşirilip köleleştirilen kadrolar yetiştirilmişti. Bunlar sanattan siyasete, sanayiden bilime, medyadan askeriyeye, istihbarattan güvenliğe bütün fonksiyonel alanlara serpiştirilmiş, devletin kilit noktaları ele geçirilmişti. Büyük sömürgeci güçler, hiçbir desteği esirgemiyordu. Başarısız olmak için bir sebep görünmüyordu. Gerçi ortada gözünü budaktan sakınmayan bir Recep Tayyip Erdoğan gerçeği vardı ama onun da etrafı kuşatılmıştı. Daha ne olduğunu anlamadan işi bitirilecekti. Bu zamana kadar arkasını güçlü emperyalist devletlere dayayan hangi darbe başarısız olmuştu?

Görünüşe göre hesap tamamdı ama unuttukları üç şey vardı. Birincisi, Allah Teâlâ’nın yardımı bu milletin has evlatlarından yana, gazabı ise onların üzerine tecelli edecekti. “Tuzak kurdular; Allah da onların tuzaklarını bozdu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır” (Âl-i İmrân 3/54). İkincisi, dini, vatanı ve istiklali için göğsünü kurşunlara siper edecek on milyonlarca vatan evladı asla hainlere geçit vermeyecekti. Üçüncüsü ise, bu ülkenin kefenini giymiş, şehadetin peşinde koşan bir cumhurbaşkanı vardı.

Recep Tayyip Erdoğan, sadece Türk milletinin değil dünyadaki müslümanların gönlüne taht kurmuştu. Zulmün karşısına dikilmekten çekinmiyor, mazlumun yardımına koşuyordu. Milyonlarca mülteciyi bağrına basıyor, kimsesize kol-kanat geriyor, aç, fakir müslümanların imdadına yetişiyordu. Sanayide, ekonomide hamle üstüne hamle yapıyor, ülkenin refah seviyesini her geçen gün artırıyordu. Muhtıralar karşısında diğer liderler şapkasını alıp giderken o, 27 Nisan 2007 muhtırasını verenlerin karşısına dikilmişti. Hiçbir vesayet odağının baskısına boyun eğmiyor, “one minute” diyor, âleme dünyanın beşten büyük olduğunu haykırıyordu. Onun döneminde terör, kahraman asker ve polisimizin eliyle darbe üstüne darbe yiyor, ardındaki güçlü desteğe rağmen ağır kayıplar veriyordu. Komplolar, kalkışmalar, ekonomik saldırılar ters yüz edilerek etkisiz hale getiriliyordu. Allah Teâlâ yapılan hayırları karşılıksız bırakmıyor, bu milleti ve bu milletin cumhurbaşkanını birçok badireden koruyordu.

Şehadet Gecesi

Tarih, 15 Temmuz 2016, gece saat, 21.50 suları evde bir kitapla meşgulüm. O esnada çocuklar televizyonda gördükleri bir haberi ilettiler. “Baba her halde bir kaza var, askerî araçlar köprüyü kapatmışlar.” İlk tepkim, “Eyvah! F. Gülen darbe yapıyor” oldu. Çocuklar da şaşırdılar hatta biraz da evham yapıyorum zannettiler. Tabii haklıydılar, çünkü onlar henüz darbe nedir bilmiyorlardı. Babaları gibi her on senede bir darbeyle uyanmamışlardı. Üstelik eğer köprüde bir kaza veya olay varsa buna asker değil polis tedbir alırdı.

17-25 Aralık’tan sonra bu komplonun arkasının geleceğini birçokları gibi ben de farketmiştim. Belli ki bu işin arkasında büyük güçler vardı. FETÖ güruhunun pervasız hareketleri, hükümete açıkça savaş açmaları, kendi ülkelerini uluslar arası arenada zor duruma düşürmek için ellerinden gelen her türlü tertip ve hıyanete başvurmaları, milyonlarca insanı dinlemeleri bir şeyler olacağının işaretini veriyordu. Ne yapılacaksa Yüksek Askerî Şûra’dan önce yapılmalıydı. Ellerini çabuk tutmazlarsa üst rütbeli hainler bu şûrada temizlenecekti.

Hepimiz televizyonun başına geçip haberleri izlemeye başladık. Çok geçmeden mesele anlaşılmış, bunun hain bir FETÖ darbesi olduğu belli olmuştu. Bir anlık ülkemizin ve milletimizin içine düşeceği feci âkıbet gözümün önüne geldi. Millet olarak tam bir asırdır belimizi doğrultmaya çalışırken verilen bütün emekler, çekilen onca sıkıntılar bir kez daha heba mı olacaktı? Ülkemizin manevi mimarlarının, âlimlerinin, yöneticilerinin ve milletin başına neler gelecekti? Türkiye çökertilirse İslâm âleminin hali ne olacaktı?

Bu düşüncelerle meşgulken halen televizyon ekranlarından gelecek bir umut ışığını bekleyip durduk. Cumhurbaşkanımız ne durumda idi? Allah korusun başına bir şey gelmiş miydi? Ekranlara çıkıp millî iradeyi sahaya çağıracak mıydı? Vatan evlatlarıyla buluşup bu hayâsızca akına dur diyebilecek miydik? Böylece evde oturup seyredemezdik bir şeyler yapmak mecburiyetindeydik. Bütün STK yöneticileri gibi bizim de arkadaşlarımızla birlikte üzerimize ağır ve tarihî bir sorumluluk yüklenmişti.

İlkin başbakanımızın sesini duyunca biraz rahatladık. Belli ki işler tamamen kontrol dışına çıkmamıştı. Vakit gece yarısına doğru ilerliyordu. Ankara’dan uçaklardan bomba atıldığına dair haberler geliyordu. Nihayetinde cumhurbaşkanımız canlı yayına çıkmış ve halkı meydanlara davet ediyordu. Bir hayli rahatlamıştım ama başından beri içimi kemiren, beni huzursuz eden düşünceden hâlâ kurtulamamıştım. Sevdiğimiz zatların durumları nasıldı acaba? Telefon etsem bir sıkıntıya sebebiyet vermiş olur muydum? Bunu sadece ben değil herkes merak ediyor, telefonların ardı arkası kesilmiyordu. Artık daha fazla bekleyemezdim. Aradığımda karşıma çıkan o narin ses, iyi olduklarını belirtiyor ve cumhurbaşkanımızın çağrısına icabet etmemizi istiyordu. Bundan sonra rahatlamıştım artık ölsem de gam yemezdim.

İlk iş olarak arkadaşlarımızla oluşturduğumuz ortak mesaj grubunda Türkiye’nin dört bir tarafındaki dostlarımıza kısaca şu haberi geçiyorduk: “Cumhurbaşkanımızın çağrısına icabet edin, meydanlara çıkın.” Bu arada mahdumumuz Ömer Raşid çoktan dışarı fırlamış, evimizin yakınlarında bulunan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde arkadaşlarıyla birlikte tankların önüne çıkmıştı.

Silah ve bomba sesleri ezan, salâ ve tekbir sesleriyle karışıyor, vurulup yere düşen vatan evladı son kez dilinde kelime-i şehadeti tekrarlıyordu. Uçaklar tepemizde uçuyor, çıkardığı ses evimizin içindeki lambaları patlatıyordu. O anda sanki Ebû Eyyûb el-Ensârî [radıyallahu anh] başta olmak üzere, İstanbul’da yatan bütün veliler, şehidler ve yaşayan Hak dostları ayağa kalkmış, Hz. Peygamber’in [sallallahu aleyhi vesellem] Bedir’de yaptığı şu duayı tekrarlıyorlardı: “Allahım! Bu bir avuç mücahidi helâk edersen artık sana yeryüzünde ibadet edecek kimse kalmaz!”

O gece ve diğer geceler bütün vatan evlatlarıyla birlikte meydanları tutan Semerkand gönüllüsü kardeşlerimiz nöbetlerini bir an bile terketmediler. Din-i mübîn-i İslâm’ı ve bu milletin istiklalini koruma uğruna tankların altında parçalanarak ya da göğsünü kurşunlara siper ederek şehadet şerbetini içtiler. Yaklaşık 250 vatan evladı meleklerin refakatinde herkesin gıpta edeceği makamlara ulaştı. Gazilerimiz ise, Allah yolunda cihada iştirak etmenin sevabını aldılar.

Semerkand gönüllülerinden çok sayıda şehidin içinden isimlerini tesbit edebildiğimiz şehidlerimizden bazıları şunlar: Mehmet Çetin (39), cumhurbaşkanımızın yakın korumasıydı. Marmaris’te vuruşarak şehid oldu. Emniyet Müdürü Mustafa Tecimen (46), Ankara Gölbaşı’nda şehid oldu. Özgür Gencer ve Battal İlgün (35), Cumhurbaşkanı Külliyesi’nde şehid düştüler. Mimar Necati Sayın ve damadı Fazıl Gürs, Genel Kurmay yakınlarında şehid oldular. Vakıfta mesai arkadaşımız Salih Alışkan (47), 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nde şehid düştü. Çetin Can (34) ve Mehmet Karaaslan (40), 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nde şehid düştüler. Emrah Sagaz (24), İstanbul, Atışalan Otogar sapağında şehid oldu. Tolga Ecebalın (28), İstanbul, Saraçhane, İBB binasında şehid düştü. Murat Naiboğlu (40), İstanbul, Acıbadem Türk Telekom önünde şehid düştü. Fahreddin Yavuz, İstanbul, Harbiye Orduevi’nin önünde şehid oldu. Allah Teâlâ cümlesine rahmet eylesin.

İkinci Perde

15 Temmuz saldırılar dizisinin ilk hamlesi olan darbe teşebbüsü, ağır faturalarına rağmen bastırılmış ve sorumluları hesap vermeye başlamıştı. Bu durum sömürgeci güçleri çılgına çevirdi. Diplomatik nezaket kurallarını da bir tarafa bırakıp doğrudan saldırmaya, hakaret etmeye başladılar. Ne var ki oturup ağıt yakacak halleri yoktu. Derhal içeride ve dışarıda Türkiye’yi zora sokacak kısa, orta ve uzun vadeli planları devreye soktular. Oyunun ikinci perdesi, daha şehidlerin cesetleri bile toprağa verilmeden başlatıldı.

Hedef tahtasında yine Ehl-i sünnet’in ana omurgasını oluşturan tarikat ve cemaatler vardı. İlim, sanat, tefekkür, iktisat, fütuhat ve İslâmlaştırma alanlarında büyük hizmetler gören, kültürümüzün ve Türk-İslâm medeniyetinin oluşumunda silinmez izler bırakan tarikatların günümüzdeki temsilcileri çökertilmeden sömürgeci zihniyet asla başarılı olamazdı. O yüzden baştan aşağı seküler anlayışla dizayn edilmiş bir ülkenin halkına yeniden ruh üfleyecek, gönülleri manen fethedecek, 15 Temmuz ruhunu yeniden canlandıracak tarikat ve cemaatler itibarsızlaştırılır, devletten uzaklaştırılır, birbirine düşürülür, fitne-fesat ortalığı kaplarsa hedeflerine ulaşmış olacaklardı.

Kendilerini Kemalist, laik, İslâmcı, köktenci, ehl-i Kur’ân diye tanımlayan tipler derhal işe koyularak televizyon ekranlarında boy göstermeye başladılar. Köşe yazılarında ahlâkî sınır tanımadan iftiralarını birbiri ardına sıraladılar. Ne yazık ki hükümeti destekleyen yazar, ilâhiyatçı, siyasetçi, bürokrat gibi kesimlerden bazıları da bu oyuna alet oldu.

Oluşturulmak istenen algı şuydu: FETÖ’yü İslâmî bir cemaat gibi göstermek suretiyle gerçek tarikat ve cemaatleri Türkiye’nin altını oyan, sömürgeci güçler tarafından kullanılan veya kullanılma riski bulunan, tehlikeli oluşumlar olarak zihinlere perçinlemek. Yapılan propaganda bombardımanı ile birden çok hedef gözetilmekteydi. Tarikat ve cemaatleri saf dışı bırakarak devlet yönetiminde kendileri için alan genişletmek, cumhurbaşkanını FETÖ ile mücadelesinde yalnızlaştırmak, seçimlerde tarikat ve cemaatlerin desteğini çekmelerini sağlamak bunlardan sadece bazılarıydı. Bu oyunu farkeden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir konuşmasında FETÖ ile tarikat ve cemaatlerin arasını net bir şekilde ayırarak şöyle diyordu:

“… Allah’ın rızasını, milletin gönlünü kazanmayı hedef alan çalışmalar içinde olanlarla bizim bunları bir arada tutmamız mümkün değil. Burada da hassas davranmamız gerekiyor.” Başka bir konuşmasında ise, “FETÖ’yü cemaat olarak görmek, diğer cemaatlere hakarettir” diyordu. Yapılan onca yoğun propagandaya rağmen halkın büyük bir kesimi oyunun ikinci perdesini görmeye başladı. Pek azı hariç itibar eden de olmadı. Bu millet engin ferasetiyle Allah rızası için gayret edenlerle niyeti halis olmayan, kökü dışarıda kendi içerde tipleri birbirinden ayırdı. Tarikat ve cemaatler ise, yapılan saldırılara, atılan iftiralara aldırmadan hizmetlerine kaldıkları yerden devam ettiler. Esasen nazarını rıza-yı ilâhîye diken herhangi bir tarikat veya cemaat, kâdir-i mutlak olan Allah’tan başka kimseye dayanmaz. Zira O’nun rızasını elde eden her şeyi elde eder. Rızasına sırtını dönen ise, eninde sonunda kaybetmeye mahkûmdur. FETÖ örneği hepimizin gözünün önündedi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

BAĞIŞ HESABI